20 Şubat 2014 Perşembe

Sevgi Günü...

Geçip gidiyor zaman. Her gün aynı ama bir o kadar da farklı günleri yaşıyoruz. Bugün ise diğer günlerden farkını ortaya koymuş bir güne uyandık hep birlikte. Sevgililer gününe. Hadi hep beraber bakalım etrafımıza ne göreceğiz? Sevgililer, aşıklar birazcık da yalnızlar… Ama ben bunlardan daha çok kırmızı dediğinizi duyar gibiyim.

Kırmızı aşkın rengiymiş? Kime göre? Neye göre? Kim yakıştırmış aşka kırmızıyı. Ben
yakıştırmıyorum mesela. Bence aşk gri. Bence aşkı en iyi yansıtan renk gri. Aşk gibi, arada kalmış bu renkte.

Kırmızı gibi göze çarpmıyor, dikkat de çekmiyor. Sadece arada kalmış. Aşkında öyle olması gerekmiyor mu? Dikkat çekmemesi. Kendi halinde yaşanması. Arada kalması, iki kişi arasında.

Kırmızı tutkunun, şehvetin rengi gibi gelmiştir her zaman bana. Aşk ne masum ne de kirli. Aşk ne beyaz ne de siyah. Bu yüzden gri işte. Aşkın içinde hem aydınlık hem karanlık var.

Mutlu aşklar masal gibi gelir benim gözüme. Mutlu aşklar her zaman gridir. Bakın peri masallarına. Şöyle bir düşünürseniz sizde gri dersiniz benim gibi onlara. Çünkü peri masallarında karakterler iyi olsa da çevrelerinde her zaman kötü birileri vardır. Mutlulukları her zaman engellenir ama onlar bir şekilde o mutluluğa ulaşır. Aşkları başlangıçta siyah, sonsuz mutluluğa ulaştıklarında beyazdır.

İnsanın tüm benliğine yayılan, aşkın aktığı damarların yarattığı mis kokulu heyecan… Aşk özetlenebilir mi? İnsanlara hissettirdikleri, yaşattıkları. Sevgililer günü sadece bir gün müdür? Yoksa her gün müdür? Sevgililer günü aşkı konumlandırmak mıdır?

Şuan gözümün önünde sevgililer günü. Bir güne sıkıştırılmış ama aslında her gün olan o gün. Kendim için söyleyeceğim tek şey normalde fark etmeyeceğim şeyleri fark ediyor olduğum. Aşkın rengi dedikleri ama benim inanmadığım kırmızı her tarafta. Aşk ve sevgi sözcükleri havada uçuşuyor ve herkesi bir hediye verme telaşı alıyor.

Sokaklar birbirine sarılan sevgililerle dopdolu. Günü en güzel şekilde değerlendirmeye çalışan aşıklarla dolu caddeler. Erkekler belki ellerinde çiçeklerle bir telaş içinde koşturuyorlar, sevgililerini biraz daha mutlu edebilmek için aldıkları çiçekleri onlara ulaştırma çabası içinde koşturuyorlar hem de.

Bu şekilde bakıldığında güzel bir şey. Ama bunların en azından bir kısmının her gün olması gerekmez mi? Aşıkların birbirine her an aşkla bakabilmesi, sadece bir gün değil her gününü anlamlı kılan kişinin yanında olabilmesi.

Sevmenin zirvesine ne zaman ulaşılır? Nasıl ulaşılır? Hatırlamak, hatırlanmakla, tamamen birbirlerine ait olmakla. Sevmenin kıymetini anlamakla. Sevmeyi bilmek ya da sevmeyi öğrenebilmekle. Öğrendiğini göstermekle, karşı tarafa.

Sevmek nasıl gösterilir karşı tarafa? Ya da nedir ki sevmek? Kimine göre bir gülümseme kimine göre pahalı bir hediye. Kimine göre bir dokunuş kimine göre bir tutunuş. Bu mudur? Yan yana mı olmak gerekir sevmek için? Ya da kendisinden fersahlarca uzakta olsa bile kokusunu özlemek midir?

Sevmek yürekte başlamalı ilk önce. Pamuk ipliği kadar narin, çelik bağlar kadar güçlüdür. Sevmek, umuttur. Her hayal kırıklığıyla düşen gardını yeni bir hayalle yeniler, dünyayı yıkacak gücü verir sana.

Sevgililer günü değil de keşke sevgi günü olsaymış bugün. Sadece aşıklar değil birilerini seven herkes için. Sevdiğini söyleyemeyenler için, platonik sevenler için, aileler için belki de beslediğimiz kedimiz için ya da sulamayı unuttuğumuz kaktüsümüz için. Ama biz yinede sevgi günüymüş gibi düşünelim haydi. Sizce de daha iyi olmaz mı?

12 Şubat 2014 Çarşamba

Beklediğime değecek mi?

Kış ortasında baharı yaşıyor gibiyim.. Tüm soğuğa rağmen tüm rüzgara, buluta, griye rağmen açan bir papatya gibiyim. Huzurluyum. Hatta mutluyum. Gün gelecek bu kara kış geçecek ve bahar gelecek diyordum kendime haftalar öncesi ama kışın ortasında bahar geldi bana. Soğuk etrafta ahenkli bir şekilde dolaşırken bahar beni koruyucu bir kalkan gibi sardı kışı hissettirmiyor.

Bilmediğim şeyleri öğrendim geçen aylarda. Tatmadığım duyguları tattım. Bu yüzden minnettarım aslında. Ona değil, hayata. Kendimi sorgulamama neden oldular çünkü. Kendimle çeliştim. Kendimi daha iyi tanıdım. Yapmam dediğim şeyleri yaparak azıcık bocaladım ama toparladım. En azından ben toparladığıma inanıyorum.

İnanmamam gereken şeylere, kişilere inandım. Üzüldüm, yıprandım ama bu gözümü açtı saf olduğum konularda. Saftım o konularda safta kalmak isterdim ama izin vermediler.

Şöyle bir hislerimi tahlil edip düşünüyorum da hala safım ben. Kendimi biliyorum çünkü. Temiz olan her şeyi kirletmek ister kirli insanlar. Temiz duyguları, masum kalmış kalpleri. Koşulsuz güvenen insanları yıkmak isterler.

Yıkıldım gibi oldu ama o kirletmek istedikleri saflığım var ya beni göklere taşıdı. O saflığım benim ne kadar güçlü olduğumu gösterdi bana. Gücümün o saflığımdan geldiğini öğretti bana. Utanma duygusu, çekingenlik, saflık bunların zayıflık değil aslında güç olduğu öğrendim geçen aylarda. Saflığım gücüm oldu artık.

O yüzden şimdi daha da güçlüyüm. Zırhımı yeniden ördüm. Kalbimi tekrar öremem dediğim, artık mecalim yok dediğim o surlarla çevirdim yine. Her taşta bir renk geri geldi. Her taş onun bıraktığı korkuları en güzel rüyalara dönüştürdü.

Benim aslında tek hatam sevemeyecek birini sevmekti. Sevmek bir yetenekti. Öğrenilemez ve öğretilemezdi. Bir insan ne kadar ders alırsa alsın ne kadar uğraşırsa uğraşsın iyi bir müzisyen olamaz mesela, yeteneği yoksa. Notalara dokunabilir ama onlara soluk kazandıramaz.

Ben bir ilah değildim. Kalbinde sevgiyle doğmayan birine sevmeyi öğretemezdim. Öğretemedim de. Ben hatalıydım. Kendimi ilah sandım. Aptaldım. Yok, yok saftım.

Bir hatam daha var. Onca şey yazdım. Sayılarını bile bilmeden kaç bin kelime tüketti parmaklarım, bilmiyorum. Ama hiç hak eden birine yazmadım. Hep o hak etmeyenlere. Merak bile edilmedi ne ben ne sözlerim.

En büyük hatam ise hak ettiğini sanarak yazmamdı. Sadece yazdıklarım olsa yine iyi. Bende aptallık çok. Hangisinden başlasam, bilemedim ki şimdi.

Geride kaldı. Aralıkta kaldı. Geçen yılda kaldı. Hayat bir yerden alıp bir yerden veriyor. Bu yüzden sadece bekliyorum artık. O bir çığ gibi üzerime düşecek mükemmel zamanları, gerçekliğin üzerime düşmesini ve beni bir silkeleyerek "Benim senin gerçekliğin, geçmiş yalan, şimdi ve gelecek günler gerçek," demesini bekliyorum.

Beklediğime değecek mi? Yoksa boşu boşuna mı bekliyor olacağım? Hadi bakalım, bekleyip hep birlikte görelim.