27 Ağustos 2017 Pazar

Sana sakın bir şey olmasın...

Kötü bir haber duyunca böyle direk "Sana sakın bir şey olmasın," yazmak istediğim biri var. İçimi direk bir endişe kaplıyor. Hiç görmediğimden belki de bu endişem. Bilemiyorum, bilmek de istemiyorum aslında. Cevabını vererek daha çok üzüleceğimi biliyorum çünkü. Bazı sorular cevapsız kalmalı. Bu da öyle bir soru işte.

Endişem bana kalıyor her zamanki gibi ama endişemin gerçekleşme ihtimali o kadar korkunç ki böyle içimde çok farklı bir sızı oluşuyor. Kalbimin atışına uğruyor bu endişe. Yavaşlatıyor ve beni boğuyor.

Sonra geçecek o endişe biliyorum. Kalp atışım normale dönerek, beni boğmayan düzgün nefesler alabileceğim ama yine de canım sıkkın kalacak. Çünkü ihtimaller çok ağır ve ben keşke demek istemiyorum. Keşkelerden kurtulmak istiyorum. Bir kere görmek, duymak ve dokunmak istiyorum. Çok şey istiyorum.

Kesilen nefeslerle geçiyor ömür. Yarım kalan gülüşlerle… Deli gibi söylemek isteyip de söyleyemediklerimizle o fırtınadan bu fırtınaya savruluyoruz. Hayat telaşının esir aldığı bedenlerimiz, zaman penceresinde bekleyen ruhlarımız… Mahkum. En çok da ruhumuz.

Oysa özgür olmalı ruhlarımız. Yaşamasına izin verilmeli. Mesela titreye titreye gerçek bir aşkı… Yeni bir hayat, yeni bir tat ve yakınlık… Ah o büyüme hissi… İlk defa gerçekten hayata dokunuyor hissetmek… Bir etki yarattığını bilmek ve etkilendiğini hissetmek…

Mahkum ruhumda umuda dair bir iz olduğu ortaya çıktı bu son paragrafta. Aşktan kalmış bir parçaya rastladı düşüncelerim. Tuhaf. Oysa benim sadece demek istediğim bir cümle vardı. Deli gibi söylemek istediğim ama söyleyemediğim. Şimdi söylesem… Sen okur musun? Bilemem. Ama ben söylüyorum.

“Sana sakın bir şey olmasın.”

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Saatlermiş akan...

Saatlermiş akan. Zamanın kıyısında tutunduğun dalmış her bir saniye. İlk başta iki elinle, tüm gayretinle. Ardından tek el büyük bir çabalamayla ve beklenen sonuç; düşüş... Parmakların ayrılırken çaresizce haykırırsın, boşa olduğunu fark ettiğin an susarsın. Sadece düşersin. Düştüğünü hissederek, belki de canın yanarak. Dibin nerede kaldığını ne zaman çakılacağını düşünürken bir dal daha karşılar seni. Tutunursun aynı gayretle ama bilirsin yine ayrılacak o parmakların. Engel olamayacaksın.

Saydıkça çoğalanmış günler. İstesen de istemesen de bir bir eskiyen ve geride kalan. Yok olarak can verir, süresi dolduğunda kendi canına kıyar. Kopar gider ve günler çoğaldıkça sen onları saydıkça normalleşirsin. Normalleştiğini fark edersin. Belki büyürsün belki büyümezsin ama asla aynı kalamazsın. Normalleşirsin işte. Herkesten farkın kalmaz.

Zamanmış geçen. Bazen ayların geçtiğinin farkındasındır, kimi zaman ise yıllar geçer fark etmezsin. Dayanılmaz günlere açarsın gözlerini. Ne yataktan kalkmak ne de evden çıkmak istersin. Issız bir köşede kendine sokulmak istersin sadece. Kollarını kendine dolayarak hissizliğini avutmak istersin ama beceremezsin.

Her günün böyledir. Her gün böyle hissedersin ve istemsice sonsuz bir uykuya dalmak, kendi bilincinde huzurla kendi normalliğinle yaşamak istersin. Denize vuran yakamoza, dolunayın parıltısına, gecenin ışıklarına kapılarak mümkün olmayanı yaşayamasan da hayal ederek anlık mutluluklara dalıp gidersin.