24 Mart 2014 Pazartesi

Kırgınlıklar Hapishanesi...


Mahkum olduk sessizce kabullenemediğimiz şu hayata. Olmamalıydı belki de aklımızdaki binlerce soru işareti. Cevaplanmadıkça daha çok büyüyor sanki… Devasa boyutta öylesine var olmuş ama herkesten daha çok yaşayan bir şekilde.

Nedeni neydi ki bu anlamsızlığın? Sadece yaşamak mı? Yoksa ulaşamamak mı? Ben ulaşamamaktan yana kullanıyorum oyumu. Gitmek istiyorum, varmak istiyorum ama ulaşamıyorum. Nedeniyse koşullar.

Koşullar bizi istediğimiz yerden bambaşka yerlere sürüklüyor. Bazen bizim lehimize döndüğünde dümeni kısmen çevirebiliyoruz. Ama yetmiyor. Ulaşmaya, kavuşmaya yetmiyor. Hep bir engel, hep bir bocalama. Sadece izleyebiliyoruz. Hayallerimiz hep güzel, hep neşeli ama kavuşamadıktan sonra bir masal bir rüya.

Ne uyanabiliyorsun ne de mutlu sonuna ulaşabiliyorsun. Ne desek boş aslında. Kabullenerek yaşıyoruz bir yerde. Olmadı ama ne yapalım, dercesine yaşamaya devam ediyoruz. Olmadı, yapacak bir şey yok.

Hayaller kurulsun, yola çıkılsın ama olmasın. Kabullenerek yaşarken kurduğumuz hayallerin başkaları tarafından gerçekleştirilmesini izlemekten başka çare olmuyor.

Bu bir kısır döngü aslında. Kimse değiştiremez. Hep böyleydi, böyle kalacak. Asla olmaması gereken şeyleri kendimize hayal ve yaşam tarzı edinerek hem kırgınlık yaşıyoruz hem de yaşamaya çalışırken tökezleyip düşüyoruz.

Bizden kaynaklı. Özümüzden. Sorun biz menşe-ili. Doğru tercihler yapmıyoruz. Yanlışları doğru sanıp aldanıyoruz ve aldatılıyoruz. Sonrasıysa bir kırgınlıklar hapishanesinde mahkum oluyoruz. Müebbet yatıyoruz.

18 Mart 2014 Salı

Zaman Denilen Yol


Güzel günlere dair umut var gökyüzünde. Karanlığa rağmen yıldızların ışıltısı en aydınlık günden bile daha fazla neşeli. Her bir yıldız her kişi için bir dilek gibi. Bir hayat gibi… Belki de ondandır bunca yıldızın kayıp gitmesi.

Uzak yıldızlar arasında yaşam var mıdır? Ben gidip oralarda yaşabilir miyim? Her zaman çekici olan sonsuzluktan dünyaya bakabilir miyim?

Her şey o kadar gözümüzün önünde ki. Ama biz kendimize algı filtresi konulmuşçasına gözümüzün önündeki kocaman şeyi göremiyoruz. Ay’ın gündüzleri bile gökyüzünde olduğunu bildiğimiz ama onu geceye yakıştırmamız gibi.

Bazen kendi sorunlarımızı dünya problemi sanabiliyoruz. Bazen hepimiz bu hataya düşebiliyoruz ama ben ne öğrendim biliyor musunuz? Canım birine vurmak istediğinde en yakınıma sığınmayı. Öfkemi doğru şekilde boşaltabilmeyi…

Çünkü yalnızca bu şekilde devam edebilirim. İçte kalmamalı hiçbir şey. Dışarı çıkabilmeli yanlış yere gitse de içimizden kopabilmeli. Zaman denilen yolda kaçan hiçbir otobüs bir daha aynı durağa uğramıyor.

Geleceğe bırakılan binlerce an kalıyor elimizde, yaşayıp yaşayamayacağımızın belli olmadığı. Her şey bir sebep sonuç ilişkisine bağlı olarak ilerliyor. Her adımımızın, her doğru kararın, her yanlış kararın bir sebebi ve buna bağlı sonuçları var.

Yaşadığımız veya yaşamadığımız her olay aslında geleceğimizi şekillendirir. Bizi şekillendirir. Hiçbirimiz bir saniye önceki kişiler değiliz. Her saniye daha da büyüyoruz ve geçen günler, kaçan otobüsler bize birer ders oluyor.

Ders alıp almamak bize bağlı aslında… İstediğimiz şeylere bağlı, zaaflara. Ders alsan da almasan da elbet bir yerde vuruyor kararlar, düşüyorsun, yetişemiyorsun. Kısacası yeniliyorsun tekrar ve tekrar. Sonrasındaysa düştüğün yerden kalkarak yeni seçimlerle farklı bir otobüsü yakalamak için ilerlemeye başlıyorsun. Bu sefer başarabilirim belki umuduyla.

*Körfezde Değişim Gazetesi'nin 17.03.2014 tarihli baskına yazmış olduğum köşe yazısı

15 Mart 2014 Cumartesi

Hala İnsanım...

Fark ettim ki zorunluluk ve sorumluluk kavramları beni soğutuyor. Zevk aldığım şeyler sorumluluk veya zorunluluk kavramlarıyla karşılaştığında bana işkence etmeye başlıyorlar. Çok sevdiğim şeylerden bir kaç saniye içinde vazgeçebiliyorum böyle durumlarda ve sanırım en çok bu yüzden uzaklaşıyorum kendimden, benliğimden.

Sorumluluk ve zorunluluk hep yanımızda olan bizi bazı şeylerden soğutan kavramlar. İçimize o kadar işlemişler ki her şeyde varlar. Nefes almak bir zorunluluk, gülümsemek bir sorumluluk… Zevk aldığımız şeyler bile zamanla bir zorunluluğa dönüşüyor ve bize işkence yapmak onlar için birer zevke dönüşüyor. İlginç değil mi? Bir döngü, zamansal bir tutarsızlık.
                                                                                                             
Kış geçti, yaz geliyor. Gülümsüyor. Belki mucize bekliyor birileri. Mutlaka bekliyor. Belki birileri hiçe sayıyor dalgaları. Hala gülümsüyor. Düşünsenize. Hala çiçeklerini sulayabilen insanlar var, kendilerine umut aşılayan.

Zorunluluk yaşam biçimimiz olmuş. Kopamıyoruz, durduramıyoruz. Uzun bir süreç geçti. Aslında çok şey yaşandı. Çok şey öğrenildi ama dönüp bakılınca pek fazla bir şey ifade etmiyorlar artık. Zavallı denemeler, yanılmalar, yalnızlıklar, birliktelikler, kaçışlar, kaoslar, gelgitler…

Geçen zamanla kendini keşfediyor insan. Hani rüzgar tozları süpürür ve başka bir yana atar ya. Giden tozun yerine yenisi gelir. Değişkendir insan ve en çok bu özelliğimizi severim ben, değişiriz. Bencilleşiriz, içimize kapanırız, nefret ederiz, öfkeleniriz. Ben her öfkelenişimde insanlığımı hatırlarım. İnsanım derim. Şükür hala insanım.

Ve bu yüzden sorumluluklarımı ve zorunluluklarımı aklımda bir rafa kaldırıp düşünmemeye çalışıyorum. Çünkü yaşamımızı ne kadar sevimsiz olsalar da onlarla bir yere götürüyoruz.
 
*Körfezde Değişim Gazetesi'nin 14.03.2014 tarihli baskına yazmış olduğum köşe yazısı

10 Mart 2014 Pazartesi

Yalnızca Gülümse...


Gündüzün, güneşin ışığında gülümseyen, özlenen, sevilen, çılgın, neşeli kadınlar. Kadınlarımız. Ve o kadınların huysuz, mevsimsiz, eksik yanları; bir diğer yüzleridir aslında. Kadınlar her zaman ilk yüzlerini göstermek zorundaymış gibi hissederler kendilerini. Hep mutlu hep güneşli…

Bir kadın ağlarsa, bir çiçek solar. Her ağlayışında papatyalar güneşe küser. Bir kadını ağlatmak kolaydır, bir çiçeği sulamak kadar kolay hem de.

Ağlatmayalım kadınlarımızı. Annelerimizi mesela, ağlatmayalım. En azından bunu yapalım.  Ve en önemlisi biz kadınlar kendimizi ağlatmayalım. Zaten yeterince tüketiyoruz gözyaşlarımızı boş şeylere, boş nedenlerle…

Dur durağın olmadığı bu fani hayatta kendimize işkence yapmaktan vazgeçelim. Kimi kadınlarımız ruhen işkence görüyorken bazı kadınlarımızsa bedenen işkence görüyor. Bedeni işkence çeken birinin ruhu da işkence görmez mi? Ya da ruhu işkence gören birinin bedeni ne kadar dayanıklı olabilir? Ruhu solan bir kadın ne kadar hissedebilir?

İç çekişler gecenin karanlığında ortaya çıkıyor. Amaçsızca, saçma bir halde. Ruhu boğuluyor böyle anlarda kadının. Kimse görmüyor, kimse duymuyor. Sadece kendi görüyor yaşananları bir ayna karşısında… Yansıması o kadar buğulu görünüyor ki aynayı siliyor istemsizce. Ama hayır bu buğu aynadan değil. Kadından.

Gözlerindeki buluttan, yüzündeki gölgeden… Kadın iç çekiyor. Kendine yanıyor. Kendine acıyor. Ama vazgeçmeli kadın. Kendi tırnaklarını kendine batırmaktan, kendi ruhunu kendi elleriyle parçalamaktan…

Bulutlanmamalı gözleri, gölgelere çekilmemeli yüzleri… O gözlerin içi parlamalı ki güneş de günümüzü aydınlatsın. O yüz gülmeli ki papatyalar güneşle barışsın. Ruhu ısınsın ki hissetsin kadın. Ruhu ısınsın ki varoluşunu hatırlasın kadın. Ya da yalnızca dursun kadın.

Yalnızca dursun ve karşısında durduğu aynaya bakarak gülümsesin. Çünkü yalnızca gülünce bir ömrün acısı dinebilir. Gülünce dünya bile değişir. Bu yüzden yalnızca gülümse ve dünya değişsin.

 *Körfezde Değişim Gazetesi'nin 10.03.2014 tarihli baskına yazmış olduğum köşe yazısı



7 Mart 2014 Cuma

Hayat Gibi...


Takıntıların arasında gerçekliğe ulaştığını sanırken asıl gerçeği göremez insan. Yol hep bellidir ama bilinmezliğe gittiğinin de farkında değildir insan. Teknoloji dünyasında her şeyin soyutların bile somutlaştığı yaşamlardayız.

Ama ne güzeldi değil mi eski zamanlar? Eski zamanlarda daha bilgisayar denilen alet icat edilmemişken ya da evlere girmemişken sadece mektuplar vardı, sayfalarca yazılan defterler, el ile yazılmış saf laflarla yıkanırdık.

Ellerimiz kopardı yazmaktan, parmaklarımızın şekli bozulurdu ama o kağıdın kokusu kurşun kalemin elimizde bıraktığı kömürünün izi en azından benim için hayal gücümün sınırlarını zorlamama neden olurdu.

Bazen düşünüyorum, bazen değil aslında hep düşünüyorum ama kendime şu soruyu sormaktan hiç vazgeçmiyorum. Nereye gidiyorum? Hayatım nereye gidiyor? Ya da ne istiyorum hayattan? Ne istiyoruz ki hayattan? Kendimiz ne istediğimizi bilmediğimiz için hayat bize çelmeyi takıyor gibi geliyor aslında. Sonra yüzsüzce soruyoruz; Hayat ne istiyorsun benden?

Asıl sorulması gereken soru bizim ne istediğimiz aslında. Kimse bilmiyor ki ne istediğini. Sadece önümüze sunulanı kabul ediyoruz. Yolunda gitmediğinde ise hayat benden ne istiyorsun diye hiçbir zaman sormaktan vazgeçmiyoruz.

Bu sadece bir kandırmacadan ibaret. Biz hem kendimizi hem de hayatı kandırmaya çalışıyoruz. Ama hayat bizden daha tecrübeli ve biz bunu unutuyoruz. Unuttuğumuz içinde o bizi hiç beklemediğimiz bir anda mat ediyor.

Zaman geçiyor. Süre doluyor ve ardından yeni bir süre başlıyor. Her defasında yeni bir gong sesi kulağımızı çınlatıyor. Aslında kurduğumuz her bir cümle daha önce kurduğumuz cümlelerden ibaret. Birbirlerini tekrarlayan “aynı”lardan ibaret. Hayat gibi.

Ama şöyle bir düşüncem de var. Aynı rüya asla ikinci kez görülmez illa bir farklılık olur. Hayatımız aynı giderken aynı cümlelerde tek bir değişim oluyor. Bazen zamirler değişiyor bazense sıfatlar.


*Körfezde Değişim Gazetesi'nin 05.03.2014 tarihli baskına yazmış olduğum köşe yazısı

5 Mart 2014 Çarşamba

Derste esnasında bir karalama...


Susmalı mıyım? Aşk için…
Sussam kalbim acır mı?
Peki ya konuşsam?
Acım diner mi?
Sen, her kimsen, bana cevap verebilir misin?
Çok soru soruyorum.
Cevap istediğimden değil sorularım.
Dürüstlük istediğimden,
Gerçeklik istediğimden.
Yalın olsun, sadelik.
Süs olmasın belki biraz kinaye…
Ama yalın;
Düz cevaplar,
Düz cümleler,
Düz sorular,
Böyle gerçekliğe ulaşabilirim belki.
Özlenilen gerçekliğe,
GERÇEK gerçekliğe…
Yolum kısa mı?
Ne kadar kaldı?