22 Ocak 2014 Çarşamba

Otobüsteki Dul Kadın..

Otobüsteki süslü dulun tek eksiğiydi yüzündeki gülümsemesi, çaysız bir kahvaltı masası gibi. Olmamış. Ki bende sevmem zaten otobüs yolculuklarını, çayı unutulmuş kahvaltı masalarını sevmediğim gibi.
 

İntihar edecek gibi duruyor kadın, arkasında bıraktığı tek bir intikam mektubuyla. Katili hayat, birileri söylesin bunu yetkililere. Tanığı yok ölümünün, ben gözlerimi kapıyorum.
 

Demiştim ya hani, otobüs yolculuklarını pek sevmiyorum. Sinirimi bozuyor ön koltuğa sabitlenmiş minicik ekranlardan çıkan kuvvetli sesler. Başkalarının kafalarını sarıp, kulaklarının içine giren sesleri bedenime almak istemiyorum.
 

Dul kadın ve kırmızı ruju, "ben demiştim"li cümleler için açıyor ağzını, sırf haklı gibi gözükmek için hayata karşı. Konuşmak için konuşanlardan, başka şansı olmadığı için doğanlardan.
 

Kim bilir, fazla dar olmasaydı kaderin rahmi kayar giderdi kanalizasyon sularına belki de. Bana yok saymayı öğretti yaşadıklarım, parçalanmış dudaklarım ve her daim yaralı ayalarım.
 

Sana adımı bıraktım ve biraz da gülüşümü, tozlanmış mezarlığında pırıl pırıl parlayacak. Kırık camlar toplanılmaz değil mi mıknatısla? Peki düşler, kırılmış düşler?
 

Varlığı ve yokluğunun bir farkı olmalıydı diyor kadın. Kime konuşuyor? Kimle konuşuyor? Dur açma perdeyi, girmesin güneş içeri. Meşrulaşmasın konuşmalarımız, hiç konuşmamış gibi yaparsak daha az acıtır. Daha kolay kapanır kimsenin görmediği yaralar, daha temizdir her zaman.
 

Kandırılmış hissediyorum. Üstüne sifon çekilmiş dışkının hayal kırıklığı gibi alınganlığım. Koruyucu sıcaklıktan kanalizasyona. Trajedi.
 

Yalanları kim söyledi acaba? Sen mi ben mi? Yalan çıkmamış hiç benim dudaklarımdan, bundan dolayı seni suçlamak daha kolaydı. Terk edilmişlik daha kolaydır terk etmekten.
 

Vicdan azabından daha az acıtır aşk acısı. Aşk... Hiç uğramadı buralara aslında
Rahatlamak istiyorum ağlatıyor beni kader. Ruhumdaki morlukların yanında hiçbir şey vücudumdakiler.
 

Otobüsteki dul kadın. Fazla sesli, fazla kırgın. Saklandığı abartıların arkasında yalnız, ne kendi ne de başkaları inanıyor mutluluğuna. Otobüsteki dul kadın, kusursuzluğa çok yakın...

6 Ocak 2014 Pazartesi

Ütopya..

Kalplerimiz ne tuhaf. “Onunla olabilirim” cümlesini bıkmadan usanmadan söylettirebiliyor insanlara. Ama ben biliyorum ki bu cümleyi her kuruşumuz birbirini tekrarlayan “aynı”lardan ibaret.

Gerçeklere inat yaşıyorum ben. Tipik bir ütopya insanı gibi. Öyle bir ütopya ki kimseyi içeri almıyorum. Kirlenmemiş bir dünya çünkü o. Benim gerçeklerim var sadece orada. Bir de korkularım ve yaşanamamış beklentilerim.

Gerçek bir adam olmalı. Dünyaya göre gerçek değil, bana göre gerçek. Benim dünyama göre gerçek. Dünyayı bütünüyle reddetmiş bir adam, kendi ütopyasında yaşayan bir adam. Çünkü o adam benim ütopyama girmesine rağmen o ütopyayı kirletmeyecek tek adamdır. Rahatlıkla selam verip girebilir içeri. Gıkımı da çıkaramam. Çünkü bilir onun kirlenmesini istemediğimi. Çünkü bilir bir ütopyanın nasıl da saklı ve kıymetli olduğunu. Kendi de gerçekle inatlaşan ve kendine bir ütopya yaratan biridir çünkü.

O, anlar. Hatta bir tek o anlar.
Gerçek dünyada kaybolmaktansa kendi dünyasının kralı olmuştur çünkü o da.

Tek bildiği gitmek insanların. Tozlu ayaklarıyla her gün bir düşü kirletmekti yaptıkları. Bu yüzden “sen” diyorum işte. Sen diyorum ütopik adam. Çünkü sen de bu dünyanın içinde değilsin. Sadece uzaktan izliyorsun tepkisizce. Bu yüzden daha önce duymadığım bir şey söyle istiyorum.

İmkansızlardan, koşullardan bahsetme bana. Bana kendi gerçeklerinle gel. Kalbinle gel. Aklın da ona yoldaşlık etsin sana. İnsanlar mı? Boş versene sen onları. Bilirlerse yaşatmazlar bizi, bilirsin sen de. Sessiz sessiz, usul usul gel bana.

Yanıltmasan ya beni? Üzülmesem ya bu kez? Zor olmaz bence? Soru anlamı taşımayan cümlelerime bile bilinmezlik ve bir cevap beklentisi yüklemesen ya?

Bilirsin sen çünkü. Üzülmek istemezsin sen de. Sevmek istersin sen de. Sevilmek istiyorsun sen de. Bu yüzden bilirsin beni. Kurtarırsın ve kurtulursun.

En baştan mı yanıldım yoksa? Yoksa sen de geçmişinde bir saplantı mısın hala? Daha önce duymadığım bir şey söyleyeceğine inandırmıştım kendimi. Bu inancım da ütopyamın okyanusunda boğulmasa olmaz mı?

5 Ocak 2014 Pazar

Aşk mı yalan yoksa insanlar mı?

Benim istediğim başka beni isteyen başka. Ben başkasını bekliyorum başkası da beni. Bu nasıl bir kısır döngü? Bu nasıl bir acımasızlık? Hiçbir şey istenildiğini gibi değil. Hiçbir şey olması gerektiği gibi değil. Bu yüzden tüm bu acı çekişler, tüm bu mahvoluşlar. Tüm bu sahtelikle dolu gerçeklikler.

Güvenirsin tek birine, canını bile verebilecek kadar, kendinden vazgeçebilecek kadar ama sonunda kalan hep aynı sahnedir.. Sonu olmayan bir gidiş. Öyle bir gidiş ki geride kalanı küle çeviren bir gidiş.

Yandım, bittim, kül oldum.. Şuan Anka kuşu gibi küllerimden yeniden doğmayı bekliyorum. Doğabilecek miyim? Ya da sonsuza kadar küller içinde kalıp hep acı mı çekeceğim?

Sakin yazılar yazamıyorum artık, sakin kalamıyorum. Denedim bugün. Olmadı yapamadım. Doluyum ama bir anlamda da boşum. Umuda dair bir iz bulmak istiyorum hayatımda. Aşktan kalmış bir parçaya rastlamak. İnsanların sevebileceğini değil de, her gün doğuşunu mucize olarak kabul etmem de sorun bence.

Galiba sorun sadece bende. Gerçekten sorun bende.

İnanışlar, güvenişler.. Çoğu aldanış, bir aldatış. İnanmayacaksın. Aşık olduğun kişinin söylediği güzel sözlere. Çünkü o sözler o gittiğinde en çok can yakan şeydir. Geldiğinde gitmeyecekmiş gibi bağlanırsın çünkü.. Sonuç mu? Acı çekiyorum işte. Hepsi bu. Sadece bu..

Aşk ne kadar güzel gibi gelse de sadece mutsuzluktur. İçin kahrolur. Ağlamak yemek içmek gibi normal bir şey haline gelir. Ona sarılmak isterken sarılamazsın, sevdiğini söylemek isterken söyleyemezsin. Bu sadece yarayı daha fazla kanatır. Özlerken kavuşamazsın..

Kalbine lanetler edersin sevmeyip duygusuz biri olmayı dilersin. Kimseyi sevmemek istersin. Kalbinde onun hatıralarıyla yaşayıp ölmeyi dilersin. Başka hiç kimse onun yerini alamaz. Kalbinde ona ait olan yeri dolduramaz gibi hisserdersin.

Gerçek bir gülümseme için ona ihtiyacın olur. Onunla açığa çıkan gözyaşlarını umursamazsın. Belki gökkuşağı istiyorsundur. Gözünden akan gözyaşları onun getirdiği ışıkla birleştiğinde belki bir renk cümbüşü olacak. Bilemezsin ki. Ama ışık yok işte. Yağmur var ama güneş ışığı yok. Gülümsemek yok, çünkü umut yok.

O hiçbir şeye değişilmeyecek gülümsemem de yok artık. Şimdi merak ediyorum. Bir hayli fazla merak ediyorum aslında. Bir daha güldüğümde gözlerim ışıldayacak mı? Gülüşümle nitelendirirdi insanlar beni. Şimdi kendi taklidimi yapmak zorunda kalıyorum. İnsan kendi gülüşünün taklidini yapmaya çalışır mı? Bir zamanlar nasıl öyle gülüyordum, çok merak ediyorum. Şimdi hiç beceremiyorum. Taklidini bile beceremiyorum.

Aşk; insana yaşadığı her dakika ölmeyi dilettiren bir şeymiş. Mutluluğu unutturup mutsuzluğa çekermiş. Ta ki ölene kadar.. Ölüm kurtuluştur bu acıdan.. Mesela teker teker öğrendiğim şeyler vardı benim. Acıyı, yalanı, yanındayken mutlu olmanın özlemini tattığım..

Bunlar yalanmış. Aşk mı yalan yoksa insanlar mı? Çözemedim. Beni aşka tekrardan inandırabilecek bir adam çıkacak mı karşıma? Sahi bu adam, gelecekteki adam, hayallerimdeki adam, umutlandığım adam başarabilecek mi bunları? Umutlandığıma değecek mi?

Anla işte, merak ediyorum. Biliyorum, insanın başına ne gelirse ya meraktan ya da o ayıp şeyden gelirmiş. Ama bence o sözü yanlış söylemişler. İnsanın başına ne gelirse ya meraktan ya da aşktan geliyor. Bir daha da gitmiyor.

2 Ocak 2014 Perşembe

Bugün hayallerimde tekrar, tekrar aşık oldum sana..


Ruhlarımızın bir yerlerde buluştuğuna, düşlerimizin bir yerde kesiştiğine inanmak istediğim bu hayattan çalıntı anları, beni bunun aksine inandırmaya çalışan bir sesle ilk önce hep sen bölerdin.

Böyle anlarda yüzün daha da netleşirdi dünyaya sevinçle bakmaya çalışan yaralı gözlerimde. İşte ben en çok seni içimden doğru sevdiğim anları sevdim. Hayatının içinde seni barındırdığı her karesinden uzun uzun soluklar alarak o günlük, o sıradan ayrıntıları alabildiğince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni…

Bugün hayallerimde tekrar, tekrar aşık oldum sana. Konuştuğumuz en saçma şeyleri bile en ince ayrıntısına kadar hatırladım, kazımışım beynime. O kokunu duyuyorum hayallerimde Allure’nin hafif pudramsı kokusu. İçime çekercesine. O bal tadını alıyorum, kendimden geçercesine.


Ampulden ışık toplayan arı gibiydim hayallerimde, senin yanındayken. Gözlerim kör olmuştu ama kokuyordu ışığın, tadını zaten hiç bilmiyordum. Viski gibiydin, için hep buzlu ama sen o şekilde iyiydin. İfadeni bir kova suda boğdum sessizce aklımda. Ardından suyu yüz santigratta kaynattım, belki erirsin diye.  Yangın çıktı her yerde. Ben o küçük yangınla her şeyimi kaybettim. Varlığım bunların en değersiziydi belki de. Yangın bazen kesin çözümüdür çaresizliğin. 

Yüzünü hiç ezberleyemedim, hiç okuyamadım, hiç görmedim ve yüzünün ardındakileri bana göstermedin. Dalgalı saçların karlara değiyordu ve bunda beyazın hiçbir suçu yok. Senin saçlarındı suçun kaynağı. Denizi kıskandıran dalgaları…

Öpüşürken gözlerini kaçırıyor musun ya da kapıyor musun? Oysa sadece gözlerin öpüşmeye ihtiyacı vardır biliyor musun? Sakinlik veren gözlerinden kendime yeni hayaller kurabilirdim seninle öpüşürken. Aşkımı sana dudaklarımdan akıtırken, aşkımı sana öpüşlerimle anlatırken.


Olabilirdik, olandık ve olduk… Buyduk biz birbirimiz için. Yürüdüğün yollarda bir ben yoktum. Yanlış mı sözcükler? Yanlış mı hayali dokunuşlar? Yanlış mı anlaşılma isteği? Bir sokaktan diğer sokağa, kendi sokağıma nasıl geçmeliyim, sınırlarımı böyle yitirmişken. Senin ‘sokağından’ kendi sokağıma nasıl geçmeliyim yolumu böyle şaşırmışken.

Kendi aşık oluşlarım, kendi terk edilişlerim. Hepsi bende, hepsi benimle… Herkes dans edemez rüzgarla. Savrulur dört bir yana. Dağılır, parçalanır. Rüzgarı sevmek gerek. Mantık kokar çünkü rüzgar. Sana ne yapacağını bilirsin. Saçını savuracağını, kulaklarını uğuldatacağını, içine girip seni titretip, ürperteceğini ya da tatlı bir şekilde saracağını… Bilirsin rüzgardır çünkü bu, her zaman aynı şeydir, aynı şekildedir. Etkisi asla değişmez. Bu yüzden sevmek zorundasındır rüzgarı. Sevmeden giriştiğin ne varsa savurur seni, savrulmadan olmaz. Severek girersen, bilirsin. Hazırsındır çünkü. Umut etmezsin yapacağını beklersin. Umut, içinde bulunduğu durumdan memnun olmayan insanlar içindir. Umut ediyor muyum umutsuz muyum artık bilmiyorum.

Bunu bana neden yaptın değil de, ben neden yaptım bunu kendime? Sormamaya çalıştıkça kendimi soyutladıkça kafama kafama vurdu yaşadıklarım bana bu soruyu, ellerindeki tokmaklarla. Üzgünüm ama artık kendimi daha fazla kandıramıyorum.

Eros’un oku ilk bana atmış olması mı beni umutsuz vaka yapıyor? Cevap istemediğim sorular. Sadece sorulmak için varlar. Cevap istesem verebileceksin sanki. Yoksun ki. Hiç gelmedin ki. Hep varmış gibiydin.

Sensizliğime mi dökülüyor yaşlar gözümden yoksa kaderime mi ağlıyorum? Biliyor muyum çekip gideceğini? Biliyorum. Öyleyse neden hala nefes alıyorum? Sevgim mi tüketiyor beni? Evet, olmayacak bir sevgi tüketiyor beni. Sana olan sevgimden mi eriyorum? Eriyorum, bitiyorum, özlemin içimi kavuruyor çünkü. Öyleyse neden yanında olamıyorum? Kalp mi bu göğüs kafesinde sıkışan, sadece senin için atan, sen gidince hali ne olacak biliyor musun? Tabi ki bilmiyorsun ve bu senin umurunda değil. Umurunda olmasını öğretmem gerekecek aslında sana. İster misin gerçekten?


Sen gidince küçük kopmalar yaşayacak kalbim. Sonra tamamen kırılacak. Ne kadar kısa bir süreç değil mi? Artık öğrenmiş oldun. Hala gitmek istiyor musun? Tabi ki de istiyorsun. Hiç gelmediğin birinden gitmek ne kadar zor olabilir ki? Başkasındayken sadece kapıdan bakıp çıktığın birinden gitmek ne kadar zor olabilir ki?

Olabilirdik, olandık ve olduk hayallerde. Oyuncasına, ebeleyen kazanırdı. Sen ebeleyen oldun, ben ebelenen. Kazandın ve son buldu. Buyduk biz birbirimiz için. Yürüdüğün yollarda bir ben yoktum.

Çok hızlı bir rock şarkısıydı yaşananlar. İnsanı havaya sokan bir giriş, yüksek tempolu müzik, muhteşem sözler ve hiç beklenmedik bir anda bitiş. Çok çabuk vardık en yükseğe ama ben hala bu düşüşe, yitirişe alışamadım. Sonlara alışık biri olan benim için bile zor geldi.

Anlattığın her şeyi dikkatle beynime beynime kazıdım. Saniyeler gün oldu. Dakikalarsa ay. Gün geçtikçe, ay geçtikçe gözüme gözüme soktu yokluğunu içip avuçlarımda bıraktığın acılar. Anladım ki, sen gitmişsin. Anladım ki, ben gitmişim. Anladım ki, biz bitmişiz.


Hesabı yapılamazmış geçmişin, yokmuş sorgusu. Ve aslında yaraların, hatta belki hatıraların. Anladım ki ölenler ölü artık. Sen şimdi bana yaklaşırsan ben yine gülümserim.
Sen bana sarılırsan başım yine döner ve bayılırım olduğum yere. Ama sen gidince ben yine acımla uyanırım sabahlara.

 
Acıyordu bildiklerim, bilmediklerim. Senin bilmediklerin. Ruhun duysa kızar mıydı? Emin değildim. Yo hayır, kesinlikle emin değildim. Sense var mıydın yok muydun, belli değildin. En iyisi bırak beni. "Çek gülücüklerini üzerimden!"


Ağlamak için çok geç, devam etmek için fazlasıyla kırgınım. Gidene yeterince dur dedim çünkü.  Arada duraklaması kalacağı anlamına gelmez. Karar verilmiştir çünkü. Kapı açılmış geriye atılan saniyelik bir bakıştır. Sadece yağmurları bekliyorum artık. Yağmurlar yağsın, yağsın ki gözyaşlarıma karışsın. Görünmesin ağladığım. Gel gör ki sıcacık günler etrafta dolaşırken, yaz kendini pıtır pıtır açan çiçeklerle gösterirken sensiz de kurak kaldı buralar. Tek yağmur gözlerimdeki buluttandır.

Öyle acı bir aşk bıraktın ki bana aşk acısının varlığına inandırdım kendimi. Sen öyle girdin ki kanıma artık senin gülüşünde bile huzur kalmadı. Senle avutsan beni. Ruhuma işlediğin aşkınla avutsan. “Belki” ve “Keşke”lerinle avutsan beni. “Elveda”larınla yıkmasan gitmesen tekrar ve tekrar…

Düşlerim kanatlanıp ütopyalara uçtu bugün, döndü dolaştı, her şeyin tadına vardı ve sonunda sessizce, sakince geldiği yere döndü. Okyanusun dibini boyladı. Bugün hayallerimde tekrar ve tekrar aşık olarak sana hem mutluluğunun zirvesine çıktım hem de acının en dibine gömüldüm. Su boğdu, toprak örttü, hayaller hayal edilmişliğiyle orada kaldı.