21 Ağustos 2016 Pazar

Huzurlu bir hüzün..



Çocukluğumu çok güzel geçirdim. Sayamayacağım şekerlerim ve mor bir bisikletim vardı. Şu hayatta kimse benim gördüğüm şeyleri görmemiştir herhalde. Annem, babam ve iki abimle birlikte yurdun her bir köşesini gezmişizdir o kırmızı kamyonla. Bir hafta evdeysek bir hafta babamla yollarda olurduk çoğunlukla yazları.

Akla hayale gelmeyecek şekillerde tatiller yaptım.  Akla hayale gelmeyecek yerleri ailecek bin bir şekilde gezdim.  İki ranzalı bir kamyonda alt ranzada annem ve ben üst ranzada abimler ve ön kısımda babam.

Abimlerle kavga ettiğimi çok iyi hatırlıyorum üst ranza için ama her zaman onlar kazanırdı. Bense onlar uyumadan önce ve onlar uyandıktan sonra çıkardım üst ranzaya o kadar hoşuma giderdi ki özellikle geceleri. Arabaların, yolların, şehirlerin ışıkları gözüme girerken uyumak… Gözümün önünden akardı her şey ve ben sadece izlerdim.

O zamanlar belliymiş aslında benim bir hayalperest olacağım. Kendime bir ütopya kurup orada yıldızlarla beraber yaşayacağım. Hamur bu işte… Yıllar geçse de değişmiyor hep aynı kalıyor.

Üniversite yıllarımda da gece yolculuğunu tercih ederdim hep. Yanımdan akıp giden yolları, şehirleri ve özellikle geçip giden hayatı gecenin hüznüyle buğulandırırdım. Daha cazip gelirdi melankolik yapıma.

İçime işleyen o hüzün duygularımın sığınağı gibi süzülürdü her bir yanımda. Dokunurdu, titretirdi ve beni canlı tutardı. Huzurlu bir hüzün diye adlandırsam hiç abes kaçmaz herhalde. Çünkü o hüznü özlerdim, hala da özlüyorum.

İşte şimdi aradan geçen yıllar o zamanlarıma has duygularımı yad ederek geçiyor. Bana şahit olan tek şey ise odamın penceresinden içeri süzülen ay ışığı ve hafif deli rüzgar… O özlediğim tadı veremese de o zamanlara alıp götürme de üstat.

Odamın dinginliğinden beni alırken bir gece kuşunun ötüşü ile anında geri getirebiliyor. Susmuyor bu gece kuşları, dinmiyor ve beni zamana, hayata sıkı sıkıya bağlıyor. Kopup gitmeme, uzaklaşmama katiyen izin vermiyor.

Olduğum gibi kalarak kanımı akıtırcasına sakin kalıyor. Beni hırçın dalgaların içinde boğuşan bir kayık gibi savuruyor ama hiçbir yere göndermiyor. Kalabalığın içinde sessiz kalan yalnızlığıma gülüp geçiyor.

Sadece kendine has tınılarıyla yalnızlığım çığlığı basıyor ama gece kuşları ulaştırmıyor sesimi sonsuzluğa. Kendi döngüsüne hapsediyor çığlığımı, boşluğa sürüklüyor. Zaman ise geçmiyor o boşlukta.

Fark edilmiyor ne kadar olmuş? Kaç ay olmuş? Kaç yıl geçmiş? Boşluk geri püskürttüğünde artık çok geç olduğunda farkına varılıyor geçen her dakikanın yaraladığı sonuncusunun ise öldürdüğü.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder